İçeriğe geç

Hikâye

Ressam Olmayan Adam

Mahmut Ceylan kendine ressam demez. Bu unvanı, hayatını sanata adamış ustalara duyduğu saygıdan ötürü kendinden esirger. "İnsanlar öyle görüyorsa mutluluk duyarım," der ve konuyu kapatıp fırçasını eline alır. Oysa bu galeride dolaşacağınız her tuval, kendine ressam demeyen bir adamın renklerle kurduğu ömürlük bir bağın kaydıdır. Unvanı ona biz vermeyeceğiz; tuvallerin önünde durup kararı siz vereceksiniz.

Balaköy'ün İki Rengi

Hikâye Diyarbakır'ın Dicle ilçesinde, Balaköy'de başlar. Sekiz kardeşin en küçüğü olarak büyüdüğü ev, köyün kalbi gibidir: misafiri eksik olmayan büyük bir salon, duvarlarda Diyarbakır'dan getirilmiş fotoğraflar, akşamları köylülerin etrafına toplandığı bir radyo. Çocuk Mahmut'un hafızasına iki renk işlenir: badem ağaçlarının çiçek açtığı baharın yeşili ve köyü baştan başa örten karın beyazı. Bir de toprağın kokusu vardır; yağmur toprağa düştüğünde yükselen o koku, onu bugün bile tek nefeste çocukluğuna götürür. Radyodan gelen sese, gökte asılı duran uçağa hayret eden o çocuk, hayret etmeyi hiç bırakmayacaktır.

Soyuta Şaşıran Genç

1978'de ağabeyi Ağa Ceylan onu İngiltere'ye, bilmediği bir dile ve bilmediği bir hayata gönderir. New England College'da iş idaresi okur, müzelerde saatler geçirir. Klasik eserlerin işçiliğine hayrandır; ama soyut tabloların karşısında durup kendi kendine sorar: "Bunları neden böyle yapıyorlar? Neden bir manzara çizmiyorlar?" O sorunun cevabını yıllar sonra kimseden dinlemeyecek, kendi tuvalinde bulacaktır. İngilizce bilmeden geldiği ülkede üniversite bitirirken edindiği inanç ise ömrüne yayılır: "Hiçbir şey imkânsız değildir; ama kolay da değildir."

İki Hayat

Türkiye'ye döndüğünde kendini ailesinin büyüyen iş dünyasının içinde bulur. Ağabeyinin vizyonuyla yükselen yapıda sorumluluk alır; birkaç şirketten otuz şirkete, inşaattan turizme, bankacılıktan medyaya uzanan bir yolculuğun emekçilerinden biri olur. Çizgi ise hep kenarda bekler. 1983'te Londra'da, annesinin yanında geçirdiği aylarda kara kalemle dünyanın hâline dair çizimler yapar: bir yanda nükleer savaşın gölgesi, öte yanda savaşsız bir dünyanın hayali. O çizimlerin bir kısmını bugün hâlâ saklar; bir iş insanının içinde bekleyen sanatçının ilk belgeleri olarak.

"Sabır bedava, etkili ve yan etkisi olmayan bir ilaçtır."

Eşik

2000 yılı hayatının en ağır sınavını getirir. Dört duvar arasında geçen aylarda bile çizmeyi bırakmaz: kâğıda portreler çizer, cam şişelerin üzerine motifler işler, eline geçen her malzemeyi bir imkâna çevirir. O dönemi tek bir ilaçla geçtiğini söyler: "Sabır bedava, etkili ve yan etkisi olmayan bir ilaçtır." Ve o günlerden çıkarken yanında bir karar vardır: kâğıt artık yetmez. Önce yağlıboyayı dener, sonra akrilikte kendini bulur. Oğlu Caner'in "Baba, bu resimler küçük tuvalde güçlü durmuyor" uyarısıyla tuvaller büyür. Tuvaller büyüdükçe resim de hobinin sınırlarını aşar, hayatın merkezine yerleşir.

"Bırak önce her renk kendi özgürlüğünü yaşasın."

Gece Atölyesi

Bugün Antalya'daki atölyesine saat sormadan girer. Bazen gece üçte uyanır, kalkar, gider. Atölyenin bir köşesinde ağabeyinin fotoğrafları asılıdır; geçmiş, her fırça darbesine oradan bakar. Tuvale başlamadan önce tuhaf bir alışkanlığı vardır: eliyle yüzeyine dokunur, gerginliğini, dokusunu yoklar; birazdan birlikte çalışacağı bir yol arkadaşını selamlar gibi. Eskiz yapmaz, doğrudan başlar. Renkleri palette değil, tuvalin üzerinde buluşturur. "Bırak önce her renk kendi özgürlüğünü yaşasın," der, "sonra birbirine yaklaşsın, karışsın, birbirini sevsin." İki özgür renk birbirini severse ortaya beklenmedik, üçüncü bir güzellik çıkar; sevmezse çamur. Onun resminin bütün riski ve bütün heyecanı bu cümlenin içindedir.

Bir tablonun bittiğini nasıl anlar? Duvara asar, uzaklaşır, döner, tekrar bakar ve kendine tek bir soru sorar: "Ben bu tabloyu böyle bir duvarda asılı görmek ister miyim?" Cevap evetse, resim bitmiştir.

"Ben bu tabloyu böyle bir duvarda asılı görmek ister miyim?"

Kendiliğinden Doğan Seriler

İstanbul Serisi, Tünel Serisi, turuncunun, yeşilin ve mavinin birbirini tamamladığı renk çalışmaları ve "Sosyal Hayat"... Bunlar önceden planlanmış projeler değil, resimlerin zaman içinde kendi aralarında kurduğu akrabalıklardır. Figür girdiğinde tuvale en çok kadınlar gelir: belirli bir yüzün değil, anlatılmamış bir hikâyenin taşıyıcıları. Ona göre her eserin arkasında, görünsün ya da görünmesin, mutlaka bir hayat vardır.

"Zaman size uymaz, siz zamana uyacaksınız."

Kapı Açık

Mahmut Ceylan bugüne kadar yüzü aşkın eserini hediye etti; satmaktan çok paylaşmayı sevdi. Şimdi eserlerinin, rahmetli ağabeyi Ağa Ceylan adına kurduğu eğitim vakfına güç vermesini, bir tablonun bir öğrencinin okumasına omuz vermesini istiyor. Ona göre bir resmin bir hayata dokunması, bir duvarı süslemesinden çok daha büyük bir iştir.

Avrupa'nın müzelerinde onu tablolar kadar etkileyen bir şey daha vardı: eserin sunuluşu. Işığı, çerçevesi, asıldığı duvar, salonun düzeni. Sanata bütünüyle bir deneyim olarak yaklaşılabileceğini orada görmüştü. Bu galeri, o gencin yıllar sonra kendi eserlerine kurduğu sahnedir.

Babasının bir sözünü hiç unutmadı: "Zaman size uymaz, siz zamana uyacaksınız." Bu galeri o sözün eseridir: Balaköy'de radyo başında teknolojiye hayret eden çocuğun, fırçayla boyanın dünyasını dijital çağın diline çevirdiği yer. Bir de hayali var: bir gün bu dünyadan uğurlanırken sevenlerinin çiçek yerine ellerinde tablolarıyla gelmesi. Renklerin, sahibinden sonra da yaşayacağını bilmenin huzuru bu.

Kapı açık. Renkler özgür. Gerisi sizinle tuvalin arasında.